RUNDAMENTAL x WIGGLESTEPS II

Rundamental x WiggleSteps çoraplarını incelemek için tıkla.


YARIŞ TAKVİMİM


ÖNCE KADINLAR

Geçenlerde bu sözün ilk çıkış noktasının Fransız Devrimi olduğunu öğrendim. Bu dönem idam edilen mahkumlarda öncelik kadınlara verildiği için bu söz ortaya çıkmış. Fransız Devrimi 1700’lü yıllarda gerçekleşmişti. Aradan yaklaşık 150 sene geçtiğinde ise hepimizin bildiği “We Can Do It” yani “Yapabiliriz” sloganlı bir poster çıkıyor karşımıza. Sonrasında bazı feminist gruplar tarafından kullanılsa da bu posterin Amerika’da kadın işçilerin 2. Dünya Savaşı dönemi çalışmasını ve ekonomiye katkı sağlamasını teşvik etmek için hazırlandığını çoğumuz biliyoruz. İki durumun da ortak noktası her konuda kadını ikinci planda gören patriyarkanın söz konusu kendi çıkarları olduğunda kadınları ön plana atmasıdır.

2. Dünya Savaşından sonra dünyada birçok ülke insan hakları, bireysel özgürlük, eşitlik ve kadın hakları konusunda çok yol katetti, bir sürü gelişme yaşandı. Kadınlar, eğitim, spor, müzik, resim, siyaset gibi hayatın birçok alanında daha çok müdahil olup bir sürü başarı elde etti ve her konuda erkeklerle eşit seviyede başarılı olabileceklerini kanıtladılar. Tabi ki bunların hiçbiri kolay kazanılmadı. Bu başarıları elde eden kadınların her defasında kadın oldukları halde (?) bu işi başarabileceklerini topluma kanıtlamaları gerekti.

Bu haklar sayesinde biz kadınlar bugün bu ülkede hayatın her alanında faaliyet gösterebiliyoruz. Örneğin eğer Katherine Switzer bütün müdahalelere rağmen Boston Maratonu’nda koşmasaydı ve sonrasında kadınların da yarışlara katılımı için mücadele vermeseydi bugün belki de koşu ile hala tanışmamış olurduk. Kadınların rahimlerinin düşeceği, bacaklarının kalınlaşacağı söylentilerine aldırmıyor Switzer ve koşarken güçlü ve özgür hissettiği için inancının peşinden koşuyor. “Bu koşuyu bitirdikten sonra daha iyi bir sporcu olmak için çabalamaya ve başka kadın sporculara da benim yaşadığım güçlülük ve özgürlük duygularını hissetmeleri için öncü olmaya karar verdim” der hatta maraton sonrasında Switzer.

Önümüzdeki günlerde hayat hikayesini izleyeceğimiz Deepika Kumari ise Hindistan’da yokluk içinde büyümesine ve önünde bu konuda örnek temsil edecek hiçbir insan olmamasına rağmen dünyanın 1 numaralı okçusu oluyor ve böylelikle ülkesindeki diğer genç kızlar okçuluk sporuyla ilgilenip bu konuda teşvik oluyor. 

Bütün bu eşitlik mücadelelerinin üzerinden seneler geçti ve bugüne yani bilgiye ulaşımın inanılmaz kolay olduğu teknoloji çağına geldik. Her akşam bir avuç erkek televizyona çıkıp acaba kadınların kazanılmış haklarını şöyle mi kaldırsak, yoksa böyle mi kaldırsak diye tartışıyor. Söylediklerine göre yine bizim adımıza, bize sorma zahmetine bile girmeden, bizim iyiliğimizi düşünüyorlar.

Peki neden bunca sene geçmiş olmasına, bunca ders çıkarılıp gelişme kaydetmemize rağmen hala aynı konuları ısıtıp ısıtıp konuşuyoruz? Bunun sebebi ataerkilliğin hala bitmemesi, aksine emperyalizm ve yeni dünya düzeniyle daha farklı ve karmaşık bir boyuta ulaşmasıdır. Yani bazı muhteşem kadınların kırılma noktası yaratıp bizim için, toplumun devamı için birtakım haklar kazanması yetmiyor maalesef. Geride kalan bizler eğer bizden sonrakilere güzel bir dünya bırakmak istiyorsak kazanılmış haklarımız için sonuna kadar mücadele etmeliyiz ve bize bıraktıkları eşitlik mirasını sonuna kadar savunmalıyız.

Bir kadın olarak ataerkil yaşam şeklini devam ettirmek tek seçeneğimiz değil. Bizler kutusunda saklanması gereken çok değerli bir mücevher ya da erkeğin kaburga kemiği değiliz. Bizler tıpkı erkekler gibi insanız, eşitiz sadece, ne eksik ne de fazla. Ve hayatın her alanında şimdiye kadar vardık ve var olmaya devam edeceğiz.

4 sene önce koşmaya başladığımızda, özellikle şehir koşularındayken sokakta yürüyenler biz kadınların koşmasını çok garipsiyor ve motivasyon düşürücü inanılmaz şeyler söylüyorlardı. Başlarda biraz moralimiz bozulsa da kulak tıkadık yolda söylenenlere. Zaman geçti, çok daha fazla kadın koşmaya başladı, toplum artık koşan kadınlara alıştı. Şimdi geldiğimiz noktada Adana, Antep gibi Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki yarışlarda bile halk bizi tezahuratlarla karşılıyor ve kadınların koşmasından büyük mutluluk duyuyor, bize kimse ucube ya da elmas gibi davranmıyor.

Tıpkı koşuda olduğu gibi hayatın her alanında daha fazla katılım gösterir hemcinslerimizin mücadelelerine elimizden geldiğince destek verirsek bu algıyı kırabileceğimize inanıyorum. Güzel günlere ancak dayanışma ve mücadeleyle ulaşabiliriz.


NASIL EVDE KALDIM

Hepinizin bildiği üzere tüm dünyayla eşzamanlı, psikolojik olarak çok yıpratıcı bir süreçten geçtik, geçiyoruz. Bu dönemin benim için en ilginç kısmı, bütün dünyanın ilk kez bir konuda hemfikir olmasıydı. Evde kalmak zorunda olmak, henüz çözümü bulunamamış bir virüs yüzünden insanların hastalanmasını izlemek çok yıpratıcı. Fakat bu süreçte elimizden geldiğince fiziksel ve mental olarak sağlıklı kalmaya çalışmamız çok önemli.

Herkesin sorunlarla baş etme biçimi farklıdır. Ben bugün sizinle biraz kendi mücadele yöntemlerimi ve bir RUNDAMENTAL koşucusu olarak koşusuz, yarışsız günlerde neler yaptığımı kısacası “nasıl evde kaldığımı” paylaşmak istiyorum.

Öncelikle mesai saatleri içerisinde evden oldukça aktif bir şekilde çalışmaya devam eden birisi olarak çok da sıkıldığımı söyleyemeyeceğim. Daha salgın Çin’de henüz yayılırken, oradaki arkadaşlarımla konuştuğumda ve sokağa çıkma yasağından dolayı evlerden çıkamadıklarını söylediklerinde, acaba bizde böyle bir durum olsa evde neler yaparım diye düşünmüş ve yapacak bir sürü şey bulmuştum. Dolayısıyla eve kapanma konusunda hazırlıksız yakalandığımı da söyleyemem. Fakat yine de ilk başlardaki o belirsizlik durumu beni çok kötü etkiledi. İlk günler kendimi kocaman bir boşluğun ve bilinmezliğin ortasında buldum. Yoğun bir tempodan birdenbire sakinliğin ortasına düştüğüm için gün boyu kalp atışlarımı kontrol etmekte zorlandım. Uykusuzluk ve güvensizlik hisleriyle boğuştum.

Zamanla farklı bir açıdan düşünmeye başlayınca, yaşadığımız şu anın eşsiz olduğunu farkettim. Uzun zamandır öyle bir koşuşturmacanın içindeydim ki ilk kez bu sistemin dışına çıkabildiğimi farkettim ve bu beni heyecanlandırdı.

Senelerdir öncelik olarak gördüğüm bir sürü şey ilk kez geri plana atıldı. Çok nadir anlar dışında sabah gün doğumunu hiç izlememiştim mesela. Kahvemi alıp her sabah güneşin doğuşunu izleyebilmenin İstanbul koşuşturmacası içinde nasıl bir lüks olduğunu farkettim. Tabi bu kalabalık ve sıkışık şehirde güneşin doğuş ve batış saatini binaların arkasından görünebildiği saatler olarak değerlendiriyorum. Eskiden eve geldiğimde sosyal medyaya ve yapılacak işlerime öyle çok gömülüyordum ki camdan dışarı bakmak aklıma bile gelmiyordu. Başka pencelerdeki başka yaşamları görmek ilk kez bu kadar ilgimi çekti ve beni mutlu etti.

Her sene baharda yan binanın bahçesindeki asma dalları yatak odamın camına kadar çıkar ve penceremin etrafından dolanırdı. Sürekli koşuşturmacadan bu dallara pek dikkat edemezdim. İlk defa bu sene bu asma dallarının filizlenmesine bu kadar yakından izleme fırsatı buldum. Yanıbaşımda bir hayatın büyüyüp gelişmesini görmek tarif edilemez bir duygu. Belki bu sene baharı önceki senelerdeki gibi parklarda ormanlarda ağaçlarla iç içe karşılayamadık ama en azından bu sene bahar önceki senelerde olduğu gibi bir koşuşturmacanın içinde yanımızdan geçip gitmedi. Sakince oturup, hiç acele etmeden onu gün be gün özümseyebildik.

Uzun zamandır koşuşturmadan ve odaklanamamaktan festival filmi yada belgesel izleyemiyor, hep kısa Netflix dizileri izliyordum. Bu dönem eskiye kıyasla vaktim olduğu için internetten 2000’ler öncesi Türkiye’sini anlatan belgesel ya da filmler izlemeye başladım. Eski Türkiye’yi anlamak ve günümüzle kıyaslamak adına çok güzel kaynaklar buldum ve o dönemlere ait ne kadar çok kaliteli ve ödüllü film olduğunu görünce oldukça şaşırdım. Bu konuda bana kendi film arşivini açan Emir’e de teşekkür etmem gerekiyor.

Yaklaşık 6-7 senedir piyasada atılan kumaşları toplayıp yeni ürünler yaparak onları hayata kazandırmaya ve sürdürülebilirliğe kendimce yorum katmaya çalışıyorum. Zaman içinde elimde biriken bir sürü kumaş olmasına rağmen yine yoğunluktan birçoğunu projelerimde kullanamıyordum. Bahaneyle kumaş arşivlerime daldım ve en eski kumaşlarımla yeni ürünler ve çevremdekiler için yıkanıp tekrar kullanılabilir maskeler diktim. Yaratıcı fikirlerin ortaya çıkması için kendi kendime kalıp bu yaşlı kumaşlarla bağ kurmam yeterli oldu.

Salgın dolayısıyla evde kalmaya ilk başladığımızda beni en çok korkutan şey, koşamamak ve spor yapamamak olmuştu. Pınar’ın her gün evde bireysel olarak kuvvet antrenmanı yaptığını bildiğim için o ve Nilgün’le kendi kendimize, her gün kuvvet antrenmanı yapmaya başladık. Sonrasında Yaren Hocanın, daha sonralarda ise Asu ve Tarkan Hocaların Zoom üzerinden düzenli olarak antrenman yaptıracağını öğrenince benden mutlusu yoktu. Artık işimden fırsat buldukça bu antrenmanlara katılmaya başladım. Başlarda çok zorlansam da zamanla bedenimdeki değişimi gördükçe daha da istekli katılmaya başladım. Normal hayatta kendi kendine spor yapan ya da koşuya çıkan bir insan hiç olmadım. Spor benim için grupla yaptığımda keyif aldığım bir aktivite oldu. RUNDAMENTAL’ı sevmemdeki en önemli nedenlerden biri de zaten normalde de vakit geçirmekten keyif aldığım insanlarla spor yapıyor olmamdı. Dolayısıyla bu dönem Zoom üzerinden ekiple yaptığım bu antrenmanlar benim için dünyayla ve gerçeklikle bağlantı kurduğum keyifli anlardan biri oldu.

Gelelim bu antrenmanların içeriğine. Haftanın 7 günü süren bu antrenmanlarda core (full body, glutes, hips, obliques), yoga, pilates, esneme gibi antrenmanlarla  vücudun farklı bölgelerine odaklanıp farklı kas gruplarını çalıştıran hocalarımız sayesinde karantina sonrası çok daha güçlenmiş ve bütün hissederek koşuya geri döneceğimi düşünüyorum. Hatta yaptığımız düzenli antrenmanların koşu stilimize ve duruşumuza çok büyük etkisi olacağına hiç şüphem yok. Ve hatta karantina bitince bu antrenmanları kendi başıma sürdüremezsem diye biraz endişeliyim. Tabi bir yandan da tekrar orman koşularına dönmek için sabırsızlanıyorum ve ormanı çok özlüyorum.

Bedeni çalıştıran egzersizlerin yanısıra yaptığımız zihin egzersizlerini de unutmamak lazım. Kendine Has etkinlikler kapsamında Asu Hocanın bizim için hazırladığı meditasyon serisi bana çok iyi geldi. 5 ana başlık halinde (Kabullenme, Öz Şefkat, Farkındalık ve Merkezlenme, Sevgi , Niyet) hazırlanan bu meditasyonlara günde 10 dakikamı ayırmak bile bende zihinsel bütünlük sağladı ve bugünlerde başıma gelen olumsuzluklarla baş etmemi sağladı.

Pandemi dönemi bir sürü olumsuz şey yaşandı, birçoğumuz çok umutsuz anlar yaşadık, fakat ben bedensel ve zihinsel sağlığımızı korumak adına olumlama yapmamız, yani bardağın dolu tarafını görmeye çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Örneğin ilk kez bu dönem dünya devlerinin uğruna savaştığı ve binlerce insanı öldürmekten geri kalmadığı petrol bu kadar değersiz hale geldi. Vahşi yaşam bir süreliğine de olsa insanlardan bir rahat yüzü gördü. Nesli tükenmekte olan pangolinlerin avlanması çoğu ülkede yasaklandı. Eminim Belgrad ormanı şu an tam piknik sezonu olmasına rağmen tertemizdir. Denizlerin ve göllerin ne kadar temizlendiğini hepiniz sosyal medyada görmüşsünüzdür zaten.

Hiçbir şey sonsuza dek süremez. Normalleşme süreci başladı bile. Bugünler de elbet bitecek ve bittiğinde salgın döneminde neler yapamadığımızı değil neler yaptığımızı hatırlayacağız hep. Başımıza gelen iyi- kötü anıları hatırlayacağız. O yüzden gelecekte anıya dönüşecek bu anlarımızı pozitife çevirmek de bizim elimizde. Bu dönemde mümkün olduğunca az internet siparişi vermeyi, kuryecilerin de insan olduğunu, bu salgın dönemi sipariş trafiği arttığı için hem çok yorulduklarını hem de tehlike altında olduklarını öğrendik. Hazır bolca vaktimiz varken çöplerimizi mümkün olduğunca geri dönüşüme ayırma alışkanlığı edindik. Alanınız varsa siz de toprakla uğraşın, bitki yetiştirin, kompost yapın. Sevdiklerimizle, bu dönem yalnız kalan, kendini yalnız hisseden arkadaşlarımızla bol bol konuşma fırsatı bulduk. Uzaktan sarılmayı öğrendik. Umarım bu dönemden hepimiz daha güçlü, daha cesur olarak çıkacağız. Ütopik bir dilek belki ama umarım bütün bu pandemi bittiğinde içinde bulunduğumuz bu hiyerarşik sömürü düzeni bir nebze de olsa iyileşme gösterir.


RUNDAMENTAL X SEPHORA

Bugün bu blog yazısında; hayatı sporla bütünleşmiş, iş ve sosyal hayatta aktif rol alan kadınlar olarak, ‘saçımı bugün nasıl yapsam?’ konusundan bahsetmek istiyoruz. 

Gün boyu iş yerinde saçlarımız ışıldasın isterken, antrenmanda hem rahat hem de güzel görünmek isteriz. Tüm hayatımız spor ve özellikle de koşu olunca neden bu anlarda güzel görünmeyelim? 

Çoğumuzun yarışlarda en sevdiği koşu outfitini giyip aynı zamanda saçlarına da çok özen gösterdiğini ve hatta birbirinden farklı örgü çeşitleri ile start noktasında hazır bulunduğunu görüyoruz. Hazır yarış sezonuna girerken, benim gibi hayatı koşu ve spor olan 5 arkadaşım ile, yakın zamanda Sephora’da başlayan ‘Braid Bar’ hizmetinden yararlanmak için yola çıktık. Sephora ekibinden yetenekli arkadaşımız Seda Bulut, bize hem günlük hayatta, hem antrenman ve yarışlarda hem de özel günlerde kullanabileceğimiz birbirinden farklı ve renkli saç modelleri uyguladı. Keyifli fotoğraf çekimimiz için Erdal Mahir Cüran’a, saç örgülerimiz için Sephora ekibinden Seda Bulut’a, make up artist Gamze Yaşar’a ve Sephora Türkiye ekibine ne kadar teşekkür etsek az. 

Bu renkli ve keyifli fotoğraf çekimine bakarken, bir yandan da RUNDAMENTAL koşucuları; Nilgün, Yaren, Bengisu, Gökçe ve Asu’nun kendilerini anlattığı ve saçları ile ilgili yaşadıkları tecrübelerini okuyabilirsiniz. 

Nilgün: Ben Nilgün Eryılmaz. Haftanın minimum 3 günü spor yapan bir kadınım. Şehir hayatı, yoğun iş saatleri yüzünden hepimiz ister istemez strese giriyoruz ve vücudumuz stres altında kalınca kortizol hormonu üretiyor. Kortizol hormonu, tüm vücudunuzu etkiler ve bu da, sonucunda saç dökülmeleri yaşamanıza neden olabilir. Spor yaptığınızda, vücudunuzda stresi azaltan serotonin, yani mutluluk hormonu üretimi daha fazla olur. Stresin azalması; cildiniz ve vücudunuzun diğer bölümlerini olduğu gibi, saç sağlığı ve güzelliğini de doğrudan etkilemektedir. Ben çok uzun senelerden beri saçlarımı uzun kullanıyordum ve saç örgüleri özellikle koşarken benim vazgeçilmezimdi. Kısa bir süre önce saçlarımın boyunu kısalttım ve en çok saç örgülerini özleyeceğimi düşünürken Sephora’da bu tatlı, renkli, eğlenceli ve koşarken çok rahat kullanabileceğim örgü modellerinin yapıldığını keşfettim. Siz de sağlıklı saçlar için sporu hayatınızdan eksik etmeyin ve spor yaparken bu örgü modellerini mutlaka deneyin derim.

Yaren: Profesyonel olarak atletizm branşı ile uğraştığımdan dolayı haftanın 7 günü antreman yapıyorum. Hazırlık dönemlerimde ise haftada 10-12 antreman olarak değişiyor. Yoğun bir spor hayatım olduğundan dolayı genelde saçlarıma çok vakit ayıramıyordum.Ama Sephora’da uygulanan bu renkli ve ısıltılı saç örgüsü ile tanıştıktan sonra antremanlarımda daha kolaylık sağladığını gördüm. Saçlarım kolay kolay dağılmıyor ve karşıdan bakıldığında hoş ve göz alıcı duruyor. Artık tercihim, yarışlarda ve önemli günlerde Sephora’nın renkli şaç örgüleri olucak. Bu örgü ile tanışmamı sağlayan RUNDAMENTALl ve Sephora’ya teşekkür ederim.

Bengisu: Bilgisayar öğretmeniyim. Arkadaşımla “Boğaziçi Köprüsü’nde koşuluyormuş, biz de koşalım mı?” dediğimizden beri koşu hayatımın bir parçası, RUNDAMENTAL ile koşmak ise vazgeçilmezim. Bir öğretmen olarak gün boyu ayakta olmak, akşam saatlerinde antrenman yapmak, iki güzel kediyle ilgilenmek, arkadaşlarla – ailemle vakit geçirmek ve kendime zaman ayırmak gibi bir tempoda saçlarıma sürekli olarak işlem uygulayamıyorum. Dalgalı olması sayesinde saçlarımı genellikle doğal hâlinde kullanmayı tercih ederim. Eskiden saçlarımı koşarken at kuyruğu yapardım, ancak düzgün toplanmamış bir saç koşarken açılmaya mahkumdur. Örgü ise bunalmadan koşmak için gerçek bir kurtarıcı. Son birkaç yıldır alışkanlığım, özel bir etkinliğe gitmem gereken günlerde antrenmanım varsa saçımı bir gün önceden belirlediğim bir modelde örüyorum ve sprey ile sabitliyorum. Ertesi gün antrenmanımı tamamladıktan sonra saçlarımı açıyorum ve Voila! Hazırım. “Ama ben saçlarımı öremiyorum” diyen arkadaşlarıma Sephora’nın Braid Bar’ını öneririm. Birbirinden güzel örgü teknikleri ve ışıltılı renk seçenekleri ile saçlarınızda harikalar yaratıyorlar. Benim favorim olan Naomi örgüsünü mutlaka denemenizi tavsiye ederim.

Gökçe: Genel Müdür Asistanı olarak saçlarımı hep fönlü kullanırdım ve çok fazla makyaj yapardım. Aktif ve aşırı yoğun spor hayatı bana pratikleşmeyi öğretti ve bu iş hayatıma da yansıdı. Artık çok hafif makyaj yapıyorum ve saçımı daha doğal kullanıyorum. Spor yaparken çok terlediğim için saçımı hep at kuyruğu yapıyorum ve geçenlerde Sephora’da bu renkli örgü modelini denedim ve tek kelimeyle bayıldım. Bana spor yaparken kendimi daha enerjik hissettirdi ve kesinlikle daha çok keyif aldım.

Asu: Saçlarımız kişiliğimizin bir yansımasıdır. Saçlarımız aslında bakımlıyım, güzelim, hayat doluyum, kendime güveniyorum, sadeyim, heyecan doluyum, iyimserim, güçlüyüm ve enerjiğim deme şeklimizdir. Ben yoğun iş ve spor hayatımın içinde saçlarımın her zaman bakımlı, sağlıklı ve güzel gözükmesini isterim. Kaküllü, katlı ve kısa saç modellerini spor hayatımdan dolayı kullanamıyorum. Ben genel olarak uzun, kolay şekil alabilen ve düz saç modellerini tercih ediyorum. Saçlarım toplu olsa bile yoga ve koşu anlarında bozulabiliyor. Bu bozulma durumu saçlarımı defalarca toplamama neden oluyor. Saçımı örmek kurtarıcım olsa bile ben örgü konusunda pek başarılı değilim. Benim ve tüm kadınlar için müthiş haber ise Sephora’dan geldi. Saçınızı Sephora’da ördürebilirsiniz. Her saç modeline uygun örgüler mevcut ve dilerseniz örgülerinizi renklendirebiliyorsunuz. Artık saçımı istediğim modelde kullanabilirim.


HER ADIMINDA LEZZET VAR

Güneydoğu’ya her gidişimde kültürel açıdan büyülenmiş olarak ayrılıyorum. Fakat bu sefer benim için anlamı farklıydı. Çünkü daha önce seyahat için gittiğim gurmeler diyarı, Güneydoğu’nun parlayan yıldızı Gaziantep’e bu kez koşmak için gittim. 

Bu sene 2.si düzenlenen Gazi Yarı Maratonu’nda takımım RUNDAMENTAL ile birlikte bir haftasonu Antep’i yeniden keşfetmek için oradaydım. Yeniden diyorum çünkü bir yeri her ne kadar daha önce gezip dolaşmış olsam da o şehirde koşarken gördüklerim, bakış açım, hissettiklerim hep bambaşka oluyor. Belki de bunun sebebi genelde koşu esnasında, özellikle de bir yarış söz konusuysa zihnimle başbaşa kalmam, bazı şeyleri daha net görebilmem olabilir. 

Parkur belediyeden başlayıp sırasıyla Gaziantep Kalesi, İstasyon Caddesi, Kavaklık Parkı, Botanik Bahçesi, Abdülkadir Aksu Bulvarı’ndan geçtikten sonra Gaziantep Üniversitesi’nden dönüp yine belediyenin önünde sonlanıyor.

Oldukça düz bir parkur olduğu için hiç acı çekmeden, etrafı seyrederek, halkın tezahüratları arasında yarışı tamamladım. Açıkçası halk yarış fikrine çok yeni olduğu için bomboş yolda koşacağımızı düşünmüştüm fakat hiç de öyle olmadı. Yol boyunca birçok kişi bizi alkışlarıyla destekledi:). Anadolu insanının misafirperverliğini göz önüne alırsak önümüzdeki senelerde farkındalığın artarak daha fazla kişinin tezahüratlarıyla koşucuları motive edeceğine inanıyorum. 

Antep deyince herkesin bu yazıda koşu kısmını bitirip yemek kısmına geçmemi sabırsızlıkla beklediğine eminim. Bu sebeple lafı çok da uzatmadan net bir liste halinde size lezzet duraklarını sıralıyorum.

Gaziantep gastronomi dalında UNESCO’nun Yaratıcı Şehir ünvanını almış dünyadaki 9 şehirden (Belém / Brezilya, Bergen / Norveç, Burgos / İspanya, Dénia / İspanya, Ensenada / Meksika, Phuket / Tayland, Tucson / ABD, Rasht / İran) biri. Dolayısıyla her türlü damak tadına uygun yemek bulacağınıza eminim. Ben başlıca en popüler olanları aşağıdaki gibi sıraladım:

1)​ Beyran: Aslında usulen sabah kahvaltısında yense de kuyruk yağından yapılan çok ağır bir çorba olduğu için günün ilerleyen saatlerinde tüketmenizin daha doğru olacağını düşünüyorum. Mekan olarak ise Metanet Lokantası’nı tavsiye ediyorum.

2)​ Küşleme: Koyunun en yumuşak eti  olduğu iddia edilen bu yemeği Antep’te yiyebileceğiniz en iyi yer Zeugma Müzesi’nin arkasında yer alan Küşlemeci Halil Usta olarak geçer literatüre.

3)​ Kebap: Açıkçası  kebap konusu biraz geniş bir alan olduğu için en iyi yerin neresi olduğu konusu da göreceli kalıyor. Fakat şundan emin olabilirsiniz ki gireceğiniz en kötü restoran bile ortalamanın çok üstünde bir lezzette kebap servis edecektir. Ben kişisel olarak İmam Çağdaş’ın soğan kebabını ve alinazik kebabını çok  beğendim. 

4) ​Yöresel & Vejetaryen Yemekler: Antep her ne kadar et yemekleriyle ünlü olsa da vejetaryen & veganların da çok fazla çeşit bulup mest olabileceği bir yer. Mutfak Sanatları Merkezi ve Yesemek ise yöresel yemekler konusunda adeta birer mabet. Kuru patlıcan ve biber dolması eşliğinde bir meze tabağı yemeden dönmeyin.

5) ​Baklava: Antep’in en meşhur olduğu şeylerin başında gelmektedir. Duyumlarıma göre Koçak’ın baklava konusunda bir numara olduğunu söyleyebilirim.

6) ​Katmer: Gelelim benim buradaki favori tatlıma. Antep fıstığı ve Antep peynirinin muhteşem karışımından oluşan bu tatlı burayı ilk ziyaretimden itibaren aklımdan hiç çıkmadı. Ben Katmerci Zekeriya’yı çok sevsem de Orkide Pastanesi’nin de bu konuda çok iyi olduğunu duydum.

7) ​Kahve: Yemeğimizi yediğimize göre sıra tabi ki de kahveye geldi. Bu konuda en ünlü mekan şehri ziyaret eden herkesin sosyal medya hesaplarında görebileceğiniz salonu çalgılı çengili Tahmis olsa da benim burada en beğendiğim kahve sokaktaki bir seyyar kahveciden içtiğim kavrulmuş antep fıstığından yapılma menengiç kahvesi idi. Siz de sokakta elinde güğümle kahve satan birilerini görürseniz bence bir şans verin ve deneyin.

Antep’te yiyip içmenin inanın ki sınırı yok. Biz en iyisi gezip gördüklerimize geçelim. Şehirde mutlaka görülmesi gereken yerlerden birisi bence Bakırcılar Çarşısı. Bazı kayıtlara göre 16. yüzyıldan beri varlığını sürdüren bu çarşıda bakırın yanısıra birçok iş kolundan zanaatkârın dükkanı bulunmaktadır. Hanlar bölgesinde yer alan bu çarşı tek katlı ahşap kaplamalı dükkanları ve taş döşenmiş sokaklarıyla bizlere adeta zamanda yolculuk yaptırmaktadır.

Bu çarşıda el işi bakır ürünlerin yanısıra benim en çok ilgimi çeken şey yemeniler oldu. Osmanlı döneminde avam sınıfının giydiği bir ayakkabı türü olan yemeni  Cumhuriyet döneminden sonra da yapılmaya devam edilmiş fakat günümüzde tüketim ve moda kültürünün de etkisiyle birçok diğer zanaat çeşidi gibi yok olmaya yüz tutmuştur. Siz de benim gibi fabrikasyon ürünlerin tekdüzeliğinden sıkıldıysanız büyük bir emekle ince ince dikilmiş yemenilerden alıp yerel esnafa destek verebilirsiniz. Ayrıca duyumlarıma göre Brad Pitt de Truva filminde Antep’ten özel olarak getirttiği yemeniyi giymiş.

Bakırcılar Çarşısında dikkat çeken diğer yerler ise baharat ve kuruyemiş dükkanları. Antep’in dünyanın en yaratıcı gurme şehirlerinden biri olduğunu söylemiştim. Dolayısıyla bu konuda baharat ve antep fıstığından bahsetmemek doğru olmaz. 

Antep’te gezilecek yer deyince Zeugma Müzesi’ni unutmamak gerekir. Dünyanın en büyük ikinci mozaik müzesi (bkz. en büyük birinci: Hatay Arkeoloji Müzesi) unvanını taşıyan ve içinde Doğu Roma Dönemi’ne ait eserler barındıran Zeugma’da, şüphesiz ki en çok dikkat çeken çalışma Çingene Kızı’dır. 50 sene önce yurtdışına kaçırılan bu eser Türkiye ve ABD arasında 5 sene süren müzakereler sonucu 2018 yılında Zeugma Müzesi’ne getirilmiştir. Sanatçısı anonim olan bu esere gözlerindeki hüzünlü ifadeden dolayı birçok ziyaretçi tarafından Mona Lisa benzetmesi yapılmaktadır. 

Şehirde mozaik turumuzu da bitirdiğimize göre hazır Güneydoğu’ya gelmişken vaktiniz varsa seyahatinize bir de Halfeti ekleyin derim. Antep’e yaklaşık 1,5 saat uzaklıktaki bu şehrin hüzünlü bir hikayesi var. M.Ö.  855 yılında Asur Kralı 3. Salmanassar tarafından inşa edilen ve o dönemden itibaren birçok medeniyete ev sahipliği yapan Halfeti, 2000 yılında kurulan Birecik Barajı yüzünden Fırat Nehri suları altında kalmış ve yörede yaşayanlar evini barkını bırakıp gitmek zorunda bırakılmıştır. 

Halfeti deyince insanın aklına gelen en önemli simge ise dünyada sadece bu bölgede yetişen karagül. Bölgedeki mikro klima sebebiyle siyah açan güllerin barajın kurulması ve değişen iklim sebebiyle yaşam alanı daralmış. İnsanoğlunun doğayı uğrattığı mutasyon Avustralya’daki bitmeyen orman yangınlarından Halfeti’de nesli tükenmeye yüz tutmuş siyah güllere kadar çeşitlilik gösteriyor. Bölgede görülecek en güzel yerler ise Halfeti Antik Kenti ve Savaşan Köyü. 

Gaziantep‘i popüler yapan ise eşsiz yemeklerinin yanısıra antik çağlara dayanan geçmişi. Umarım ileride medeniyetler beşiği güzel Anadolu’muzun keşfedilmeyi bekleyen diğer şehirlerin de bu kadar şanslı olur ve hak ettikleri ilgiyi görür.  Kim bilir belki bir dahaki yarı maratonu Güneydoğu’da başka bir şehirde koşuyor oluruz.


BALI MARATON 2019

Bali denince aklınıza ilk ne gelir? Deniz? Surf? Meditasyon? Egzotik yemekler? Maymunlar ya da hindistan cevizleri? Balayına giden Türk çiftler? Herhalde maraton ilk sıralarda değildir. İşte bu yüzden beklenmedik işler yapmayı seven RUNDAMENTAL ekibinin Bali’ye gitmesi için daha doğru bir fırsat olamazdı. Ben de aslında bir süredir katıldığım yarışlarla ilgili yazı mı yazsam acaba diye kendi kendime soruyordum. Bu fikri Bali Maratonu için hayata geçirmeyeceksem, bir daha hiç geçirmem herhalde diye düşünerek bilgisayarın başına oturdum.

YOLCULUK – YARIŞ ÖNCESİ

4 Eylül’de Qatar Airways ile İstanbul Havalimanı’ndan yola çıkıp, Doha aktarması sonrasında yaklaşık olarak toplamda 10.000 KM’lik uzun bir uçuşu geride bırakarak Bali’ye vardık. Uzun dediğime bakmayın, bir yandan yeni vizyona girmiş 3 film bitirirken, diğer yandan aşırı ilgili hosteslerin sürekli servis ettikleri yemek ve içkilerle yolun nasıl geçtiğini anlamadık bile. Özetle yüksek standartlı bir havayolu ve doğru ayarlanan kısa uyku saatleri ile hem keyif alarak hem de jetlag olmayarak Bali’ye gitmek mümkünmüş. Tabii bu uyku ayarlamaları ve taktikler Pınar ve benim gibi normal insanlar için geçerli. Levent’in her yerde her koşulda 2 saniye içerisinde uyuyabildiğini eski Rodos seyahatimizden biliyoruz. Büyük üstat yine klasını konuşturup neredeyse tüm yol uyuduktan sonra, jetlag tanımayarak vardığımızda da uyumaya devam etti.

Denpasar’daki Ngurah Rai Havalimanı’ndan yarış tarihlerinde konaklayacağımız Canggu’daki ilk evimize geçtik. Pınar evimizin bahçesindeki süs havuzunda yüzen Koi balıklarını besledikten sonra Canggu’yu keşfe çıktık. Uzun yolculuk sonrası ilk hedefimiz tabii ki plajlar oldu. Deniz dalgalardan dolayı yüzmeye çok uygun olmadığı için La Brisa diye aşırı cool bir beach club’ta tüm gün yayılmak bize çok iyi geldi. Burada, pembenin farklı tonlarını deneyimlediğimiz büyüleyici günbatımına kadar dalga sesleri ve güzel müzik eşliğinde gitgide yükselen dalgalarla savaşan surfçüleri izledik. Canggu sokaklarını, restoranlarını, barlarını keşfettikçe, buranın tam bir keyif yeri olduğunu anladık. Avustralyalıların da buraya yerleşip Crate Cafe gibi bir çok havalı restoran, otel, bar vs açmasıyla köyün son yıllarda popülerleştiğini anlayıp acaba şuraya taşınıp bi kafe açsak mı diye klasik Türk kafasına girip maliyetleri hesaplamaya başlamamız max 1.5 gün sürdü.

Sonraki günler Bali koşu gruplarının organize ettiği BTG (Bridge The Gap) yani dünyanın farklı yerlerinden gelen koşu gruplarının tanışma, sosyalleşme etkinlikleriyle geçti. Tahmin edersiniz ki çoğu grup Asya/Güney Doğu Asya’dan geldiği için, Welcome Dinner’da İstanbul’dan geldiğimizi duyanlar baya şaşırdılar. 7 Eylül, maratondan önceki sabah ise, bir yarış ritüeli olan Shake-out run koşusunu Sanur plajı çevresinde koştuk. Sabah erken (9:00 civarı) ve sadece 5K koşmamıza rağmen nemden dolayı o kadar terledik ki, yarın sabah nem böyle olursa patlarız diye düşünmeye başladık. Bu aktivite sonunda artık neredeyse tanışmadığımız ekip kalmamıştı. Kore’den We Be Thirsty ekibinden, Los Angeles’tan Koreatown Run Club ekibine, Track Mafia’dan, Samarinda Running Club’a, dünyanın dört bir yanından koşucularla tanıştıktan sonra dinlenmek ve yarış hazırlığı için evlere dağıldık.

YARIŞ

Sizi bilmem ama ben daha önce hiç yarı maraton koşmak için gece 2:00’de uyanıp, 3 saatlik uykuyla zorla ağzıma fıstık ezmesi ve muz tıkıp, 3:00’te evden çıkmamıştım. Yarışın 5:15’te başlamasanın 2 mantıklı sebebi var. İlki tahmin edeceğiniz üzere hava sıcak ve nemli olduğu için daha serin koşullar sağlamak. İkincisi de sonuçta Bali küçük bir ada olduğundan ve pek fazla yol alternatifi olmadığından yarış için ancak belli bir saate kadar yolları kapatmaları mümkün. Sabah 3:00’te evden çıkıp, maratona doğru yarı uyuklar şekilde yol alırken, taksi şoförünün anlaştığımızdan fazla para koparmak için yapmaya başladığı pazarlık esnasında ciddileşip kendimize geldik. Özellikle Levent’le aralarında stratejik savaş tadında geçen 10 dk’lık -How much you pay? Man, how much? –We’ll pay, just go please! atışması, uyanmamızı sağladı J Sonuç olarak o saatte ve yoklukta anlaştığımızın biraz fazlasına razı olup, 4:00 gibi alana vardık. 4:30 gibi başlayan warm-up’ta hava karanlık, her yerde rengarenk ışıklandırmalar, moda sokan yüksek tempolu bir müzik ve birbirinden heyecanlı koşucular derken start’a kadar ısınma kısmı resmen parti havasında geçti. Start için geri sayım başladığında biraz esnemiş ve daha çok dans etmiş bir şekilde bu aşırı keyifli parti ortamından çıkıp karanlık bir bilinmeyene doğru 21.1 km koşmaya hazırdık.

Start ile birlikte welcome to zifiri karanlık! Daha önce hiç bu kadar karanlık bir ortamda koşmamıştık. Önümüzü zor görüyoruz… Öyle ki koşarken ‘Juggling’ yapan Levent ancak 5K’da top çevirmeye başlayabildi. Benim gözümde numaralı güneş gözlükleri, ya karanlıktan, ya da gözlüğü çıkarttığımda miyoptan önümü göremiyorum. Neyse ki yanımda Sydney Kings Cross Track Club’dan Brad var, ilk 9K’yı takılıp düşmeden birlikte koştuk. Yukarıda bahsettiğim üzere, adanın yolları limitli ve bir şekilde 21 km’lik parkur oluşturmak durumundalar. Muhtemelen 5’inci km’den 13’üncü km’ye kadar tamamen tırmanış olması, ve yaklaşık 170 mt çıktığımız yükseltinin sebebi de buydu. Öte yandan yukarı çıktıkça daha temiz havayı hissettiğimi ve oksijen kalitesinin arttığını da hatırlıyorum. Yol yorgunluğu, uykusuzluk, beslenme düzenimizin değişmesi, yüksek nem ve sıcaklık bizi bu yokuşlara daha az toleranslı kılmıştı. Mesela Pınar’ın bir noktada hayatının en zor yarışını koştuğunu düşünmesine ve yavaşlamasına dahi sebep olmuş. Diğer yandan sonradan düşününce Levent elindeki toplara, ben de önümü görebildiğim derecede basmaya odaklanmışken iyi ki Pınar yavaşlamış dedik. O an iyi hissettirmese de bu sayede maratondan bir sürü güzel foto ve videomuz oldu.

Nihayet benim için 11. km’de ortaya çıkan günışığı ile etrafı daha net görmeye başladım ve gördüklerime inanamadım. Sabahın en erken saatlerinde, gencinden yaşlısına, tüm halk evlerinin önüne çıkmış koşucuları selamlayıp alkışlıyorlardı. Türkiye’de pek alışık olmadığımız sahneler olduğu için ister istemez yüzümde bir tebessümle el sallayarak selamlarına karşılık veriyordum. Bir yandan her bir evin girişinde yakılan tütsülerle burnumuza sandal ağacı, Frangipani (Bali çiçeği) ve yasemin kokuları gelmeye başlayınca yarış iyice keyifli ve mistik bir hal aldı. Koşmaya devam ettikçe yeşil pirinç tarlaları ve tapınaklar üzerinden yükselen güneş, daha da inanılmaz bir manzarayı ortaya çıkarttı. Bunlarla harmanlanınca Bali Maratonu’nu bizce dünyadaki en özel yarışladan biri yapan ve artık aydınlıkta rahatça gördüğümüz cheer point’lere gelmiştik. Bu noktalarda halk, koşucuları kendi imkanlarıyla hazırladıkları geleneksel kostümleriyle, yerel kızların üzerimize attıkları çiçek yapraklarıyla, yerel enstrümanlarıyla yaptıkları müzikler ve folk danslarıyla karşılıyordu. Henüz ilkokula giden küçücük çocuklar, üniformalarını giyip yanyana dizilmiş, terlemiş olmamızı umursamadan çakalım diye ellerini uzatıyorlardı. Çocukların küçücük ellerine her çaktığımda yüzümde kocaman bir gülümseme belirmesine ve bacaklarımın hızlanmasına engel olamadığımı hatırlıyorum. Levent’in üç top çevirerek koştuğunu gördüklerinde nasıl etkilendiklerini ve ne kadar coşkulu tepkiler verdiklerini bizzat görmek isterdim. Açıkçası hayatım boyunca hiçbir yerde bu kadar içten ve samimi bir tezahürat görmediğim için, bahsettiğim zorlu tepeleri tüm bu motivasyonla güle oynaya aştım. Tepeler bittikten sonra Koreatown Run Club’dan Chris’e takılıp ayağımdaki Puma Hybrid Astro’ların desteği ile son kilometrelerde vitesi yükselttim ve kalan köyleri de hızlı bir şekilde ama bir o kadar da keyifle tek tek geçtim. Özetle 2012’den beri düzenlenen bu organizasyon Bali’nin zengin kültürünü ve insanlarının güzel enerjisini 21 km’lik bir parkura sığdırarak bize hayatımız boyunca unutamayacağımız bir deneyim yaşattı.

Bitiş noktasını geçtikten sonra bugüne kadar gördüğümüz en etkileyici etkinlik alanında alkışlar, tebrikler, hindistan cevizi suları ve aldığımız en güzel yarış madalyası ile karşılandık. Alanda bacaklarımızı serinletebileceğimiz bir buz havuzu, hakiki Bali masajı J canlı müzik grupları, binbir türlü egzotik meyve, yiyecek, süper işleyen bir emanet sistemi ve foto noktalarıyla her şey düşünülmüş. Farklı tipler olarak sırıttığımız için biraz celebrity gibi takılıyoruz J herkes bizimle, özellikle “the juggling star” Levent’le, foto çekiliyor. Foto faslı bittikten sonra evimize geçip ve keyifle uzanıp Bintang’lerimizi yudumlarken Pınar’ın yarışta çektiği görüntülere bakma fırsatı bulduk. Gece de BTG Maraton After Party’de koşu gruplarıyla hip-hop müzik eşliğinde partileyip, yarışın yorgunluğunu eğlenerek ve ortama nazaran bilinçli alkol tüketerek attık. J Kapanışı ise Canggu gece hayatının en ünlü mekanı Old-Mans’de yakışır şekilde yaptık.

YARIŞ SONRASI ADAYI KEŞİF

O kadar yolu geldikten sonra sadece koşup dönmek olmazdı tabi. Şimdi adayı keşfetme zamanı! Canggu’dan sonra ilk durağımız Ubud oldu. Adanın spiritüel ve kültürel merkezi olan Ubud’da dışarı çıkmak istemeyeceğiniz tarzda bir ev kiralamıştık. Kendi bahçesi, havuzu, pirinç tarlaları ve palmiye ağaçlarına bakan manzarası ile kendimizi hayatımızın en lüks evinde bulduk. İşte bu noktada keyiften çok gezgin tarafımız ağır bastı ve evde kalmak yerine hem şehri keşfetmek hem de recovery için koşu kıyafetlerimizi giyip merkeze yöneldik. Birçok tapınağın yanından koşup geçerken denk geldiğimiz bir sahada Levent’le küçük çocukların futbol maçına dahil olup, sonra da Pınar’la maçı izleyen kızlarla foto çekildik. Yine durmadık… Devam edip soluğu Campuhan Ridge’de bulduk. Şehrin içindeki bu 3-4 km’lik yürüyüş ve koşu parkurunda yemyeşil ağaç manzaralarıyla recovery koşumuzu tamamladık.

Devamında ise şehrin sokaklarına ve ünlü Ubud Market’e daldık. Burada tam bizim aşina olduğumuz tarzda çok sıkı pazarlık yapılıyor, ve gözlemlerimize istinaden söylenen rakamı direkt 3’e 4’e bölmek gerekiyor. Bu şekilde bir karşı teklif yapıp, hafif gider gibi yaparak, siz de bu konuda tecrübeli olduğunuzu gösterebilirsiniz. Market dışında Ubud’un en önemli mekanı ve bir maymun mabeti olan Monkey Forest’a geçtik. Burada ev sahibi maymunlar, biz insanlar misafir. Dolayısıyla onların kurallarına göre oyunu oynamanız gerekiyor. Bu yüzden şapkaları, gözlükleri çantalarımıza koyup, temkinli bir şekilde maymunları gözlemlemeye başladık. Ne kadar tatlı olsalar da neticede ne yapacakları belli olmuyor diye düşündük ve sonuç olarak haklı çıktık. Seyahatimiz sonlanana kadar Levent ve ben maymun saldırısına uğradık.

Sonraki sabah Batur dağına trekking yapacağımız için erkenden uyuduk. Bizimki gibi çoğu Mt. Batur turu için evden 2 gibi yola çıkmak ve 4 gibi dağa tırmanmaya başlamak gerekiyor. Karanlıkta ve el fenerleriyle yaklaşık 2 saatlik zorlayıcı bir tırmanış sonrası bizi Mt. Agong’a karşı büyüleyici bir gündoğumu manzarası bekliyordu. Tecrübeme dayanarak fırsatınız olursa kesinlikle üşenmeyin, yapın derim. Bir de sakın Bali’nin sıcağına kanıp tshirt’le çıkmayın, yanınıza mutlaka kalın bir şeyler alın, sonra Levent ve Pınar gibi kendinizi battaniye aranırken bulabilirsiniz.

Çıktığımız yolu indikten sonra iyice yorgun düşen bünyemizi Luwak kahvesiyle canlandıralım diyerek Luwak üretim çiftliğine gittik. Luwak kahvesi, tercümesi çok hoş olmasa da = kaka kahvesi diyebiliriz çünkü bu kahvenin özelliği dünyanın en pahalı kahvesi olmak dışında, Misk kedisinin gece saatlerinde uyanıp yediği kahveyi sindirdikten sonra, hayvanın dışkısından ayıklanan çekirdeklerinin öğütülerek yapılıyor olması… Hayvanın tüm gece ayakta olup tüm gün baygın şekilde uyuması, bize bu işte bir terslik var, acaba sağlıklarını bozacak etik olmayan bir uygulamamı mı söz konusu mu diye düşündürmedi değil.

Kahve sonrası Ubud’a yarım saat uzaklıkta olan, Bali’nin kutsal su tapınağı Tirta Empul Temple’a yöneldik. Bali halk’ı hayatlarını Hinduizm’e göre şekillendirdikleri için Hindu tanrılarının gönüllerini hoş tutmaya yönelik bir çok gündelik ya da seremonik ritüeller bulunuyor. Bu tapınaktaki seremoni de belirli bir sırada suların altından geçerek bedeni ve ruhu arındırmak. Biz de arınalım bakalım diye pazardan aldığımız geleneksel Sarong’larımızı geçirip suya girdik. Fakat bizimkisi spiritual bir deneyimdense daha çok suyun soğukluğundan Pınar’ın üşümesi ve Levent’in de sudaki bakteri oranını hesaplamasıyla “hızlı” alınan bir duşa dönüştü. Aslında hepimizin keyif aldığı bu deneyim sonrası fotolara bakınca kiminin arınması, kiminin sınavı olmuş dedik.

Spiritüellik demişken, Bali’nin bir yoga cenneti olduğu zaten dünyaca biliniyor. Bizim de bir akşam Pınar’la Yoga Barn’da katıldığımız Yin Yang yoga seansından kısaca bahsetmek isterim. Dersimiz yeşillikler içerisinde, kapalı, büyük bir salonda, Avustralyalı bir eğitmen ile gerçekleşti. Yin Yang zaten anlam olarak doğadaki her şeyin karşıtlık ilişkisi içerisinde var olup bu zıtlıklardan birlik doğduğunu aktaran bir felsefe. Eğitmenin önce Yang kısmını yapacağız demesinden daha aktif bir başlangıç olacağını anlamıştım. 45 dk. süren Yang kısmında ayakta dinamik hareketler ve çok tekrarlarla fiziksel limitlerimizi sonuna kadar zorladık. Sonrasında Yin kısmına geçince yerde daha uzun, pasif yoga pozlarına odaklandık. Toplamda 1.5 saat süren ders bittiğinde, hem ben hem Pınar son 15 dk. dünyadan koptuğumuzu, meditasyon ve huzurun dibine vurduğumuzu farkettik.

Bali, Hinduizm sağolsun ruhani aydınlanmaya çok açık bir yer. Biz de Yoga Barn’da Yoga ile fiziksel egzersize ek olarak, ruhani bir dinginliğe de kavuşmanın zevkini tattık. Tabii bu kültür vejeteryan ve vegan restoran kültürünü de geliştirmiş. Clear Café gibi mekanlarda sebze ve tahıldan yapılmış aşırı lezzetli yemeklerle uzun süre hiç et yemeden geçirilebilir.

Diğer günlerde ise Bali’nin en ikonik ve manzaralı tapınaklarından Tanah Lot’a ve Ulun Danu Bratan’a, Bali’nin kendine has bir yeşili olduğunu ve fotoğraflara filtre eklemek gerekmediğini gösteren Jatiluwih ve Tegellalang pirinç tarlalarına, adanın öne çıkan şelalelerinden buz gibi sularına daldığımız Git Git şelalesine ve Padang Padang surf plajına gittik. Bizce her biri gitmeye değer, fazla detay vermeden fotolarla gösterelim.

Buralar arasında gidip gelirken ya şoförlü araçla, ya da motor kiralayarak ilerledik. Trafiği atlatmak ve A noktasında B noktasına hızlıca ulaşmak için Bali’de neredeyse herkes motor kullanıyor. Öyle ki bir kırmızı ışıkta en az 50 motor duruyor. Biz de hem lokal deneyim olsun hem de zamanımızı verimli kullanalım diye scooter kiraladık. Bazı günler yakın mesafelere üç kişi tek scooter gittiğimiz maceralar da oldu. Fakat bu trafikte motor kullanmak aslında hiç de kolay değil, kaosun içerisinde kurulan düzene bir şekilde ayak uydurmanız gerekiyor. Ek olarak trafik tersten aktığı için kafalar karışabiliyor, ve özellikle motoru Levent kullanıyorsa sağ-sol demek yerine parmağınızla yönü göstererek ilerlemek gerekiyor.

Motor kullanmadığımız zaman adada genelde Grab (Bali’nin Uber’ini) kullandık. Levent Bali’de drenaj’a taktı, şoförlere sizin drenajınız yok ama her taraf tapınak, bu nasıl hayat diye hesap soruyordu. Bunun dışında genelde Grab’e bindikten 2 dakika sonra Levent ve Pınar rem uykusuna geçtikleri için ben de İngilizce konuşabilen her sürücüyle sohbet edip, hayatlarını anlamak adına sorularımla kitliyorum. Bu sohbetlerden anladığım Bali’de toplumun gerçekten hala Hinduizm ve gelenekler üzerine kurulu olduğu. Her sabah erkenden evlerin önüne koyulan sunaklardan, dini seramonilere, özel günler ve dolunay zamanındaki dini törenlere kadar hayatın akışını şekillendiriyor. Biz de bu akışı düşünüp, çok fazla Yang odaklı ve aktif ilerleyen programımıza artık bir dur deyip, Ubud’daki son günümüzde evin ve havuzun keyfini çıkarttık. 

Son destinasyonumuz Kuta ise Bali’nin parti başkenti. Fakat buradaki kitle kelinenin tam anlamıyla dağıtmaya gelmiş ve alkol odaklı teenage gençlerle dolu. Plajlar dinlenmek ve sörf’e başlangıç için uygun olsa da, bizim gibi parti kafasında değilseniz burada çok vakit geçirmemenizi öneririm. O yüzden Kuta kısmına dair izlenimlerimi de kısa tutuyorum. Biz de Kuta’da plaj keyfi yapıp Bali seyahatimize noktayı koyduk.

EVE DÖNÜŞ

Bu kadar dolu dolu geçen günlere rağmen emin olun Bali’de daha yapacak çok şey var.  Sadece yoga/meditasyon amaçlı gelip haftalar, aylar geçirebilirsiniz. Ya da trekking, rafting, surf veya dalışla macera dolu bir tatil deneyimleyebilirsiniz. Bunların dışında şehirleri talan etme niyetindeyseniz, gezmedik tapınak, market, cafe, restoran, bar, kulüp bırakmayacağım derseniz o da birkaç hafta sürebilecek başka bir keşif tarzı.

Bizim planımıza bakacak olursak, Maraton için gelip, toplamda 4 gece Canggu, 5 gece Ubud ve 2 gece Kuta’da kalıp bazı günler bu lokasyonların dışına günübirlik geziler yaptık. Listede birçok aktiviteye tik atmamıza, içtiğimiz sınırsız hindistan cevizi suyuna ve daha marjinal olarak Levent’in ilk defa saçını Bali’de bir berberde kazıtıp, Pınar’ın son gece dövme yaptırması gibi örneklere rağmen vakitsizlikten yapamadığımız çok şey oldu. Dönerken aklımız yaptıramadığımız masajlarda, gidemediğimiz şelalelerde, plajlarda, yiyemediğimiz ya da doyamadığımız yemeklerde kalmadı desem yalan olur… Bali’de biraz “yaptıklarımız için pişman değiliz, aklımız hala yapmadıklarımızda” kafası var yani. Yaptıklarımıza bile doyamamışken daha fırsat bulamadığımız ve yapılacak birçok şey kalması Bali’nin tek seferlik bir destinasyon olmadığını net olarak anlamamızı sağladı.

Son günlerimizde adadaki adamımız ve tur rehberimiz Degung’a sordum; burada hayat standartları yüksek değil, trafik kaotik ama kimse kimseye bağırmıyor, kavga etmiyor, herkes yoluna bakıyor, bunun sırrı ne? Degung gülümsedi ve aslında cevabı çok basit ve tek kelimeydi: “karma”. Bali, Endonezya’nın tek Hindu topluluğu olduğu için zaten bambaşka bir kafa yapısında olduklarını anlamıştık. Degung’a peki sen karma’yı pratikte nasıl uyguluyorsun diye sorduğumda ise cevabı: “think the best, do the best, everything will be the best” oldu, yani en iyiyi düşün, en iyiyi yap, her şey en iyisi olsun. Bu yazıyı bitirirken de düşüncem, biz en iyisi Bali anılarımızı sık sık düşünelim, gerekli aksiyonları alalım ve tekrar gelmeyi umalım. Çünkü muhtemelen Bali’den daha özeli olamaz.

Bu seyahatten bende kalanlar neler oldu derseniz de, Bali bana yaşamın kendi içinde doğal bir akışı olduğunu ve yaptığım her eylemin bir şekilde mutlaka bana geri dönüşünün olacağını öğretti. Eylemlerimden kendim sorumlu olduğum için karşıma çıkan her sonucun da benim için en doğrusu olduğunu kabul etme bilincini kazandım. Şimdi işin zor tarafı ise geri döndüğüm kaotik şehrimiz İstanbul ve yoğun beyaz yakalı düzenimde karşıma çıkan her durumda kendime bunu hatırlatmak. Spiritüel etkisi dışında her günü dolu dolu geçen iki hafta ve hafızamıza kazınıp ömür boyu unutamayacağımız özel anılar, benzersiz deneyimler ve bu deneyimleri ölümsüzleştiren fotoğraflar… Zaten muhtemelen siz bunları okurken biz hala Bali fotoğrafları paylaşıyoruzdur. Bize yaşattığın tüm deneyimler ve 2 yıllık #tbt stoğu için teşekkür ederiz J Yerin gerçekten ayrı ve eminim bir gün geri geleceğiz.

Namaste!


Gökçen Arıkan ve Adil Ayvaz ile ‘FIT 4 CULTURE’ : Koşucular için kuvvet şart !

4 yıldır “Not Only Running / Sadece Koşmuyoruz” mottolarıyla hareket ederek, koşunun yanı sıra birçok aktivite düzenliyor ve koşuyu bir hayat biçimi olarak benimsetmeye çalışıyoruz. Sağlıklı bir koşu hayatı bizim için çok önemli. İyi bir koşucu olmaya giden yolun bedensel güç ve hızlanmayı sağlayan antrenmanlar olan “kuvvet antrenmanı” ve “hız antrenmanı” yapmaktan geçtiğini her fırsatta belirtiyoruz. 

Sağlıklı bir koşu hayatı bizim için çok önemli. İyi bir koşucu olmaya giden yolun bedensel güç ve hızlanmayı sağlayan antrenmanlar olan “kuvvet antrenmanı” ve “hız antrenmanı” yapmaktan geçtiğini her fırsatta belirtiyoruz. 

Biz müzik hayattır diyoruz. Her koşumuzda, sokaklarda biraz daha görünür olmak, sporun coşkusunu yansıtmak için, Ultimate Ears bluetooth speakerlarını kullanıyoruz.

Bazen rock, bazen elektronik canımız o gün ne isterse onu dinliyoruz ve koşman için ihtiyacın olan motivasyondan daha fazlasını sağlıyoruz. Bu sebeple RUNDAMENTAL’ın her koşu ve etkinliğinin sosyal bir buluşmaya dönüştüğünü düşünerek, bir araya gelerek iyi vakit geçirip antrenman konusunda da sınırları zorlayabileceğimiz FIT 4 CULTURE kuvvet antrenmanlarını hayal ettik ve Ultimate Eras ile hayata geçirdik. 4 hafta boyunca bize muhteşem bahçelerinde ev sahipliği yapan Avusturya Kültür Ofisi ve projeyi benimseyip bizimle çalışıp, antrenman yapan ekibin de desteği ile tahminimizden de yüksek enerjili, güzel bir antrenman serisi oldu.  Bu seri ile, 4 hafta boyunca katılan her koşucuyu belli bir antrenman disiplini ve güç seviyesine ulaştırmayı amaçladık. Fit 4 Culture antrenman serisinin şüphesiz ki en özel yanı PUMA Head Coach Gökçen Arıkan ve PUMA Team Forever Faster Trainer Adil Ayvaz’ın önderliğinde yapılacak olmasıydı. Her antrenmanda yaklaşık 100 kişi ile müzik, coşku, endorfin ve bolca ter vardı. Gökçen Arıkan ve Adil Ayvaz’la bu unutulmaz antrenmanlar daha da unutulmaz kılmak için, Fit 4 Culture ve koşucular için kuvvet antrenmanları konusundaki kısa röportajımızı paylaşıyoruz: 

RUNDAMENTAL hakkında ne düşünüyorsun? 🙂 

Gökçen Arıkan:  RUNDAMENTAL sadece koşan bir grup değil, sağlam kafanın sağlam vücut bulmuş halidir:)  Kendileri #sadecekoşmuyoruz diyerek eğlenmeyi ve sosyalleşmeyi, hayatlarında sağlıklı yaşam tarzı haline getirmişler onu kültür edinmişler. Bence bu düzenleriyle uzun yıllar bir çok kişiye motivasyon ve ilham kaynağı olacaklar.

Adil Ayvaz: İnanılmaz bir ekip. Enerjinize bayılıyorum. İşim gereği egzersiz yaptırmaktan öte önce iyi bir motivosyoner olmam gerektiğini biliyorum ve beni RUNDAMENTAL ekibi cok motive ediyor. Sizleri ve ekibi gördüğümde “hadi” diyorum.

Fit 4 Culture serisinde yaptıracağın antrenmanı kurgularken neleri göz önünde bulundurdun?

Gökçen Arıkan: Katılımcılar koşan kişiler olduğu için daha çok kuvvetlenmesi gereken bölgelere odaklanıyorum ve esneme egzersizleri koşucular için çok önemlidir. O nedenle sonunda da gergin kasları rahatlatan bir antrenman hazırlıyorum.

Adil Ayvaz: Genelde koşucular, arka bacak kasları kısa oldugundan ve yer cekımı bizi aşagı dogru çektiğinden postural olarak öne dogru oluyor.En azından bunun önüne geçmek için, daha derin kasşara fokuslanıp postural güç için hareket seçmeye çalıştım.

Sence ilk ve son antrenman arasında gelişme kaydedebildik mi? 

Gökçen Arıkan: Birlikte 3 antrenman yaptık. İlk antrenmanda neyle karşılaşacaklarını bilemedikleri için zorlandılar. 2. ve 3. antrenmanda az çok ne yapacağımı bildikleri için rahatlardı. Tabii ki antrenmanları yaptıkça koşu performanlarında çok daha fark hissedecekler. Gelişme için düzenli antrenman yapıyor olmaları gerekiyor.

Sen 4 antrenmanlık serinin son dersinde bizimleydin. Sence durum nasıldı?:)

Adil Ayvaz: Avusturya Kültür ofisine gelirken heyecanlıydım çünkü aklımdaki hareketleri bir an evvel vermeliydim. Ama oraya geldiğimde ekibi gördüğümde gerçekten inanılmaz heyecanlandım. Her şeyi ile mükemmel bir organizasyondu. RUNDAMENTAL enerjisi dışında, antrenman boyunca arkamda çalan Red Bull ekibinden DJ Yağız Öztekin’den tutun, yeme içme noktasına kadar hepimizin gözleri parlıyordu. 

Antrenmanların katılan bazı arkadaşlarımızla yaptığımız konuşmalar sonunda en çok burpee yaparken zorlandıklarını öğrendik. Bu hareketin önemi, faydası ve iyi bir burpeenin sırrı nedir? 

Gökçen Arıkan: Burpee yüksek yoğunluklu bir egzersizdir. Kas ve kardivasküler direnci güçlendirmek için yapılır. Burpee yaparken vücudun bütün kas grupları aynı anda çalışıyor. Bir çok kas grubunun aynı anda çalıştığı hareketlerde kondisyonun yoksa zorlanırsın. Her büyük harekette olduğu gibi, aşama aşama yaparak ilerlemek sana iyi burpee yapmanda yardımcı olacaktır.

Adil Ayvaz: Koşucularda bir diğer önemli nokta, patlayıcı kuvvet. İstedim ki zaten var olan kuvvetinizi merkezle birleştirelim ve farkındalık yaratalım. Bizim işimiz yer çekimi ve zemin ile. Bu yüzden çift bacaktan evvel, burkulmalara ve sakatlıklara karşı tek bacak ile denge hareketleri önemli.

Sence koşan birinin en çok kuvvetlendirme ihtiyacı olan bölgeleri nelerdir? 

Gökçen Arıkan: En çok kuvvetlendirmen gereken yer diye bir şey yok. Eğer koşuyorsan, bütün kas gruplarının eşit şekilde kuvvetli olması gerekir. Kaslar arasında dengesiz kuvvet varsa bu sağlık sorunlarına yol açar. 

Adil Ayvaz: Sırt kasları ve eğer özel bir mesafe ve süre hedefi ve başarı istiyorsa kesinlikle core bölgesi güçlü olmalı. Arka bacak kasları çok esnek, ön bacak ise kuvvetli olmalı.

Bize her gün yaparsak çok faydasını göreceğimiz 4 antrenman hareketi söyler misin? 

Gökçen Arıkan: Squat, lunge, hinge, burpees

Adil Ayvaz: Geriye bükülme egzersizleri, jump squat ve kesinlikle her gün plank:) Tabii mutlaka antrenman sonrası iyi bir esneme. Ben öğrencilerime eğer esneme yapmayacaksan asla spor yapma diyorum.Çünkü bu tam tabir ile kaş yaparken göz çıkartmak olur. 

Sabah uyanınca antrenman öncesi motivasyonu nasıl buluyorsun? 

Gökçen Arıkan: Hayat tarzım olduğu için  motivasyon aramıyorum. Çünkü benim için spor yapmak doğal bir şey. Zorunda olduğum bir şey değil 🙂

Uyandığınızda yüzünüzü yıkamak ya da dişlerinizi fırçalamak için nasıl motivasyon aramıyorsanız, benim için de spor yapmak aynen öyle:) 

Adil Ayvaz: “İnsanlara bir şeyler öğretme, onların hayatlarına dokunacagım harika bir gün “ diyerek uyanıyorum. İlk iş kendi antrenmanımı yapıyorum. Kendi enerjimi egzersiz ile yükseltip gün boyu öğrenmeye ve öğretmeye devam ediyorum.

Antrenman yaparken dinlemeyi en çok sevdiğin 3 şarkı hangisi? 

Gökçen Arıkan: İnanın sürekli değişiyor. Bazen bir bakmışım klasik müzik dinlerken antrenman yapıyorum bazen de 90 ları dinliyorum. Kızım Bade telefonuma playlist yapıyor. Onun zevki çok hoşuma gidiyor 🙂 Sanırım son zamanlarda ikimizin ortak dinlediği şarkılar; Taylor Swift -Me! ve Justin Bieber – Purpose :)))

Kızımın indirdiği çok belli :))))   

Adil Ayvaz: Yüksek tempo antrenman yaptıgım için, genelde temposu yüksek parçalar seçiyorum. Missy Elliot – Work it , Zara Larsson – Ain’t my fault, Calvin Harris – Sweet Nothing

Antrenman sırasında müzik dinlemek için nasıl bir ekipman tercih ediyorsun?

Gökçen Arıkan: Bluetooth kulaklık. 

Adil Ayvaz: Bluetooth kulaklık.

FIT 4 CULTURE antrenman serisine katkı ve desteklerinden dolayı; Ultimate Ears, PUMA Türkiye, Red Bull Challengers, Unibble, Herby Tea, Perrier ve Fropie’ye sonsuz teşekkürler.


RUNDAMENTAL x WIGGLESTEPS


Tadı da var tuzu da…

Bir yarış. Nedense bildik parkurların hiçbirine benzemiyor: Asfalt değil, taş toprak yani patika değil, kum değil, andırıyor gibi olsa da kar bile değil… “Sulu tuz” üzerinde geçecek bir hafta sonu. Hiçbir yapıyla, oluşumla sınırlanmayan bir sonsuz olma durumu; güneşin etrafınıza sardığı sıcak halkanın üzerinize giydirdiği tatlı uyuşmuşluktan dikkatinizi uzaklaştırabileceğiniz hiçbir etmen yok. Yalnızca ufuk çizgisiyle çevrelendiğiniz bu beyaz boşluğa tezat, gerçekliğinden emin olamadığınız ufak kırmızı bayrakların ardınca koşuyorsunuz.

Zaten burada zamanı hatırlatan tek şey, yarışların başlangıç saatleri. Bakkalın açılış saati, akşam trafiğine denk mi gelindi, lokantaların kalabalığı… Hiçbirini düşünmek yok çünkü zaten hiçbiri yok.

Meğer Tuz Gölü’nün bir de efsanesi varmış, ben de bu yazıyı hazırlamaya çalışırken buldum. Neyin içine biraz da hayal katsan, daha güzel oluyor. Bu yüzden, efsaneyi de alıntılayarak, sizinle şöyle paylaşayım:

Efsaneye göre şimdi ki Tuz Gölü’nün bulunduğu yerde, çok eskiden kötü ve cimri yaşlı bir kadına ait verimli büyük bir bağlık varmış. Bir gün yaşlı bir derviş, yolunun üzerindeki bu bağı görmüş. Bağın yanındaki kulübede çıkrıkla iplik saran yaşlı bir kadın oturmaktaymış. Çok susayıp acıktığından yaşlı kadından bir salkım üzüm istemiş. Ancak yaşlı kadın da ona üzüm vermemek için “Bu yıl bağım kurudu hiç üzüm vermedi.” diyerek yalan söylemiş. Kadının bu hareketine kızan derviş, tekkeye taraf yürürken ona “İnşallah tuz ile buz olasın! Gelip geçen seni taşlasın da hayır yüzü görmeyesin!” diye beddua etmiş. Yaşlı kadın o anda elindeki çıkrıkla taş kesilmiş, bağ ise tuz gölüne dönüşmüş. Yakın geçmişimizde Hala Sultan Tekkesi’ni ziyaret edenlerin yoldan geçerken taş kesilen bu koca karıyı taşlamaları adetten olmuş.

http://konyalife.com.tr/haber/tuz-golu-efsanesi.html

2018 Gök Olayları Yıllığı’na göre sene içinde üç güneş ve iki ay tutulması olacakmış. Tesadüf mü bilmiyorum artık, göle vardığımız 27 Temmuzun gecesi kanlı ay tutulmasına denk gelivermiş. Ben de gece yarısına çok az kala alana varıp alanın kenarında sessiz bir yere, bizimkilerin tutulmayı izlemek üzere çekildiği köşeye yollandım. “Yarış öncesidir, yapmayalım, etmeyelim” denmeden bir iki kadeh bir şeyler içildi artık, ay tutulmasının güzelliği hatrına bunu da pek sorgulamadık! Sonrasında ise geceyi başlangıç çizgisine yirmi adımlık mesafedeki büyük kıl çadırlardan birinde matlı tulumlu uyuklayarak geçirmişim; nasıl başlayıp üstüne nasıl bittiğini de anlayamadığım bir yarı maraton mesafesini koşmuşum; günün geri kalanını da tuzda dolanarak, uzanarak, okuyarak geçirmişim. Buz gibi suyla duş alıp elime yüzüme bulaştırdığım yağlı tuzdan şöyle böyle arınmışım; bitiş çizgisine yakın, organizasyon ışıklarından uzak bir alana çöreklenip gün batımı izlemişim, gece geç saatlere kadar bizimkilerle çene çalmışım, dans etmişim. Söylemesi dile kolay, “100 mil” koşucularının kafa lambalarının ışıklarının karanlığın içinde gitgide yakınlaşmasını izlemişim; karışık meyve sularının da bizlere verdiği yetkiye dayanarak onlara pürneşe seslenmişiz.

Bana kalırsa…

…muazzam bir koşu geçmişine de gerek yok. Yeni yeni adımlıyorsanız ve sıcakla da baş edeceğinize inanıyorsanız 10K parkuru keyifli olacaktır, keza “cut off” süreleri konusunda oldukça cömertler. Ha eğer bir süredir koşuyla haşır neşirseniz, yolda belde belirli bir koşu tecrübeniz varsa ve daha iyi sürede koşmayı hedefliyorsanız… Bence onu da yapmayın! Bence bu yarışta, bu parkurda en rahatı siz olun; bu kez keyfinizin peşinden koşun. Uzun süredir düzenli olarak koşuyor, kuvvet antrenmanlarınızı ihmal etmiyor, üzerine de yoganızı yapıyorsanız… namaste! Siz zaten beni dinlemezsiniz…

Fotoğraf: Goshots.net
Fotoğraf: Goshots.net

Diyelim ki bu seneki parkurlardan 10K, 20K veya 40K koştunuz ve pazar gününüzün tamamı size kaldı… Ya da 100K, 160K (100MİL) parkurlarında yarıştınız ve yeterince yorulmadığınızı düşünüp “Sırada ne var?” diye aranıyorsunuz… Öyleyse söyleyeyim: Tuz Gölü’nün

“flamingolar için Akdeniz havzasındaki en önemli üreme ve yaşam alanı”

http://www.milliyet.com.tr/pembenar/tuz-golu-flamingo-cennetine-donustu-1587010

olduğunu söylüyor Süreyya İsfendiyaroğlu. Kendisi, Tuz Gölü’nde flamingo nüfusunun izlenmesi için 2003’den beri kuş sayımı yapan Doğa Derneği’nin bilim koordinatörü.

Anadolu Ajansı’nın haberine göre ise 2018 yılında gölde 12 bin 746 flamingo dünyaya gelmiş.

https://www.aa.com.tr/tr/temiz-cevre-temiz-su/tuz-golu-flamingolarla-bir-baska-guzel-/1500964#

Bu sene yarışa gittiğinizde kanlı ay tutulmasını yakalayamıyor olabilirsiniz fakat temmuz sonu tam da flamingoların (halk arasındaki adıyla allı turna!) kuluçkadan çıktıkları döneme denk geliyormuş. Flamingoların hemen hemen güz başına dek konakladığı bu alan Tuz Gölü’nün güneyinde yer alan Eskil ilçesinin sınırları içerisinde kalıyor. Haritaların bana söylediğine göre Eskil ise yarışın yapılacağı Şereflikoçhisar bölgesinin yalnızca bir buçuk saat kadar uzağında.

Sözün özü; ben sizin yerinize planınızı bile yaptım, size yalnızca gidip koşturup deneyimleyip keyfini sürmek kaldı. Yarış için goretex olmayan bir koşu ayakkabısı kullanmanızı tavsiye ederim, zira parkur zaman zaman ayağınızın tamamen tuzlu suda kalacağı yerlerden geçebiliyor; içine aldığı suyu dışarı atamayan bir ayakkabı giymeniz sizi yarış boyunca üzebilir.

Fotoğraf: Goshots.net

Güneş kreminizi, güneş gözlüğünüzü, şapkanızı; matınızı tulumunuzu, kendi çadırınızda kalacaksanız çadırınızı; kendim pişirir kendim yerim derseniz ocağınızı kahvaltılığınızı paketleyip yola koyulun. Hala geç kalmış değilsiniz, kayıtlar 22 Temmuza kadar devam ediyor!


THIS IS MY DREAMBOAT


Denizden Dağlara

Hali hazırda anılar sıcacıkken, bacaklar içerilerde bir yerlerden ağrıyor ve boğazım –herhalde üşütmelerden- şişmişken, Antalya akşamının sevdiğim serinliğinde aldım polar battaniyemle rezene çayımı, geçtim balkona, klavyenin başına.

17 Mayıs Cuma günü öğleden sonrası vardık Çıralı’ya. Sessiz sakin uyuyabilelim diye kamp alanının arkalarına doğru yerleşip alana, kit almaya gittik. Çıralı zaten minicik, henüz bilinçsiz turist akınından payını almadığından kendi halinde şeker gibi bir tatil köyü. Kaldığımız kamp alanıyla yarışın başlangıç noktası sahilin zıt iki ucunda kalmasına rağmen aradaki mesafe bir buçuk kilometreden azdı. Demem o ki, sahile yakın bir yerlerde konakladığınız sürece başlangıç noktasından uzak kalmanız pek mümkün değil. 🙂

Gönüllü arkadaşlar yarış için gerekli zorunlu malzemelerin kontrolünü yaptıktan sonra kitlerimizi teslim ettiler. Bu sene “finisher tişörtü” uygulamasına geçmişlerdi, yani yalnızca yarışı süre sınırlamasını aşmadan bitirebildiğimiz takdirde tişörtümüzü alabilecektik. Bu da ertesi gün için bir motivasyon unsuru olarak haneye yazıldı! Teknik toplantıda kendi yarışacağım Chimera Run parkurundan ziyade, Erdal’ın gireceği Tahtalı Run to Sky parkuruna heyecanlandıktan sonra istirahate geçmek üzere alandan ayrıldık.

Parkurlardan kısaca bahsedecek olursak…

Chimera Run etabı 29, Tahtalı Run to Sky etabı ise 27 kilometre uzunluğunda diyebiliriz. Hemen hemen aynı mesafeye denk düşmeleri sizi kandırmasın! Parkurlar; başlangıç noktasından Ulupınar mevkiine dek -yaklaşık 10 kilometre kadar- ortak ilerliyor… ki iki parkur için de başlama saati aynı olduğundan bu noktaya kadar Erdal’la birlikte koşmayı planlamıştık. Buradaki ilk kontrol istasyonunu takiben Chimera Run koşucuları asfalttan düz devam edip orman yollarına bağlanarak sahile, başladıkları noktada yarışı sonlandırmaya dönerlerken; Tahtalı Run to Sky koşucuları soldaki patikaya sapıp Kumluca-Kemer yolunu aştıktan sonra, normal şartlar altında(!) teleferikle ulaşımın sağlandığı 2365 metre rakıma sahip Tahtalı Dağı’nın karlı zirvesine ulaşıyorlar. Zirvede yarışı tamamlayan Tahtalı Run to Sky koşucuları; tercih ederlerse zirvedeki tesiste sıcak bir şeyler içip Akdeniz’in panoramik manzarasının tadını çıkardıktan sonra teleferiğe atlayıp manzarayı seyreyleyerek dönüşe geçiyorlar. “Aman yok, ben batonlarımla fıtı fıtı koşarak devam edeyim onların teleferikten inecekleri yere kadar!” diyecek olanınız varsa… buyrun sizi alalım Berg Sky Race 59K parkuruna! Bu üç parkurun da Yanartaş’tan geçtiğini de unutmadan ekleyeyim.

Yarış sabahı

Henüz yarı yarıya içinde olduğumuz uyku haliyle bir iki lokma peynir ekmek atıştırıp başlangıç alanına geçtik. Zaten “ısındık ısınmadık”, “haydi start fotoğrafı alalım”, “çantaya atmayı unuttuğum bir şey var mı ya”, “ay göğüs numaramı şuraya mı taksam”, “pişik kremleri sürülsün” derken başlama saati geldi (Sıcaklıkların artmasıyla pişik yeniden favori sohbet malzemem olarak dilime düştü, kusura bakmayın).

(İş bu fotoğrafın hakları, fotoğrafı çekmiş olan sevgili organizatörümüz Polat Dede tarafından saklı tutulmaktadır.)

Fotoğraf: Goshots.net

Yarış başlayalı on metre oldu olmadı ki Erdal aldı başını gitti, ben o esnada el freni çekilmiş araba gibi tekliyor olduğumdan ona yetişemedim tabii. Sahilden Yanartaş sapağına, yaklaşık 4 kilometre kadar asfalt üzerinde koşarak iyice ısındık. Yanartaş’a dönüp kilitli parke taşlı yolda kısa bir süre ilerledikten sonra Yanartaş’a çıkan büyük taş merdivenlerin başındaydık. Hemen hemen 1.5 kilometre bu merdivenlerden yukarı tırmandıktan sonra kayaların arasındaki yüz yıllık alevleri gördük. Bu alevler, seyrekleşerek de olsa, patikanın içlerine kadar devam ediyordu. Yoğun sedir ağacı kokuları arasında dar patikadan koşarak tekrar asfalta bağlandık ve kısa süre sonra da Ulupınar’daki ilk istasyona ulaştık.

Fotoğraf: Goshots.net

İlk istasyonda, artık alışkanlık edindiğim üzere; su torbamdaki ılıyan suyu boşalttım ve içini soda-limon-su karışımı ile doldurdum. Bu şekilde su, ılıdığında bile soda-limon sayesinde hep ferahlatıcı bir etki yaratıyor ve koşarken kendimi daha taze hissediyorum (birtakım ufak öz kandırmacalar). Bir de benim şöyle bir problemim var: Gördüğüm her istasyona adeta yerleşmek istiyorum! Nitekim burada da istasyonda görevli bir abi aniden bana döndü ve hayretle “Yahu sen ne zamandır buradasın, bu kadar beklenir mi! Haydi git artık!” demek suretiyle beni tatlı tatlı payladı. Çok da iyi oldu! Yoksa son limon dilimi tükenene dek orada kalabilirdim…

Fotoğraf: Goshots.net

Kilometre 09.60’taki bu istasyondan sonra parkur yaklaşık 3.5 kilometre kadar asfalttan, hafif yukarı eğimle devam ediyor. Buradan sonra sahile kadar hiçbir asfalt yok; yol tamamen sert inişli, bol çarşaklı orman yollarından geçiyor. Yavaş gideyim desem gönül razı değil, kendimi bıraksam ayaklarımın tabanı sürtünmeden oldu sana yanartaşın ta kendisi… Neyse ki bana upuzun gelen asfalt yolu takip eden orman yoluna saptığımızda, asfaltta yol verdiğim arkadaşa zor bela yetişiyorum. Asfaltta onu “bravo”ladığım için bana teşekkür ediyor, tükendiğini düşündüğün bir anda çok basit bir sözlü desteğin bile insana nasıl iyi geldiğini kendimden biliyorum. Sonraları İstanbul’dan Hakan da İTÜlü, hatta benim fakültemden çıkıyor! Sohbet muhabbet derken nasıl hızlı indiğimizi anlamıyorum bile (Bazı bazı kendimi Kilian Jornet zannetmek gibi densizliklerim oluyor). Parkurun biraz ilerisinde yarışın başlarında tanıştığım Antrunman ekibinden Ayşegül’ü yakalıyoruz, onu da aramıza alarak neredeyse yarış sonuna kadar birlikte koşuyoruz. Ağrılar baş göstermeye, bacaklar ille de yürümek için diretmeye başlayınca bir ekip halinde koşmak hepimiz için itekleyici bir güç oluyor. Üstüne tam da zamanında yağmur çiselemeye başlıyor, öyle güzel serinletiyor ki planlanabilse ancak bu kadar olur!

Fotoğraf: Goshots.net

Bol dönemeçli, bol sarsıntılı inişten sonra; son istasyonu da geçip Likya Yolu’nun işaretlerini takip ettiğimiz patikaya bağlanıyoruz. Aksi yönden gelen epeyce yürüyüşçüyle karşılaşıyoruz, şaşkın şaşkın bize bakıyorlar; toparlayabilenler arkamızdan alkışlıyorlar. Sırasıyla Maden Koyu ve Boncuk Koyu’na inip çıkıyoruz. Her ne kadar artık yorulmuş olsak da bu kısımlar inanılmaz güzel… derken suyumun bittiğini fark ediyorum, son istasyonda doldurmadığıma hayıflanıyorum. Öğlen saatleri olunca güneş tam da tepemizde, kayalıkların kenarından koştuğumuzdan sıcaklığı içimize içimize işliyor. Su içmesem olmaz, midem de sıcaktan bulanıyor artık. Önümde kaybolmak üzere olan Bi Koşu Adana’dan bir abiye (adı Ahmet olmalı) sesleniyorum, beni bekliyor, iki üç yudum kalan suyunu da –sağolsun- ısrarla benimle paylaşıyor. Patika çoğunlukla uçurum kenarlarından dolaşıyor, gözlerime mis gibi mavilikler doluyor. Dikkatimi manzarayla bastığım yerler arasında bölüştürmeye çalışarak –biraz da acı içinde- sahile dönen asfalt yola ulaşıyorum. Hemen yola ayak bastığım yerde aldığım “bravo”nun gazıyla bitiş çizgisine doğru yalpaspor ilerlemeye başlıyorum.

Sıcaklar basınca refleks olarak su torbamdan bir yudum çekmeye yelteniyorum. O da ne… e bunda su varmış! İçine attığım limonun çekirdeği tıkamış herhalde giderini, diyorum. Tüh, adamın da son suyunu içmiş bulundum! Sonra bir bakıyorum ki o da hemen önümden sahile sapıyor, kumdan koşup parkuru bitirecek. Sesleniyorum, teknik toplantıda asfalttan dönüş yapmamızı söylediklerini bağırıyorum ona. Birlikte, sahil şeridindeki pansiyon sahiplerinin ve tatilcilerin tezahüratlarıyla bitiş çizgisine varıyoruz. Parkurdayken nasıl da bitiş çizgisinden devam edip hiiiiç üst baş değiştirmeden cuk diye denize atlamanın hayalini kuruyordum ki… bu kez devam etmem de gerekmediğinden, ikmal masasında iki dakika dinleneyim diye oturup saatlerce orada kalakalmışım.

Fotoğraf: Goshots.net

“Kısa kes, yazdığın değil koştuğun ultra olsun!” diyenler için…

  • Şapka ya da güneş gözlüğünden yalnızca birini almak bence yeterli. Parkurun sonuna doğru girdiğimiz Likya Yolu’na ait patika haricinde güneş pek de etkilemiyor. Benim tercihim şapkadan yana oldu.
  • Bahsettiğim son patikada nizami koşmak çok zor, epey de iniş çıkışlı. Bitişe zaten 4-5 kilometre kaldı diye bünyede enerji namına ne var ne yoksa son istasyondan önce bırakılmasın.
  • Pek dik ve çarşak orman yollarından inerken bacakları ele almak o kadar olası ki… Yarış esnasında elastik bandaj taşımak ihmal edilmesin (keza zorunlu malzemelerden biri).
  • İşaretlemelerden yakınan birkaç kişiyi duydum fakat ben işaretlemelerle ilgili hiçbir problem yaşamadım. Yalnızca… teknik toplantıda bitiş çizgisine sahil yerine asfalttan gelineceği duyurulmuştu fakat sahile yönlendiren kırmızı-beyaz bantlar hala duruyordu. Bu sapak organizasyon alanına yürüme mesafesinde olduğundan bantların sökülmesi güzel olurdu (keza toplantıya katılamadığından o sıcakta sahilden koşmak durumunda kalanlar olmuş).
  • Her yaz en az bir kere Çıralı’ya yolumu düşürüyorum. Çıralı Köyü’nün etrafını dolanan 7-8 kilometrelik parkur herhalde koşmayı en sevdiğim yer! Ulupınar’a çıkan patikayı bu yarıştan önce hiç denememiştim, bundan böyle rotamda bir değişiklik yaparım…
  • Antrenman yaparken sadece performans gayesi güdülmesi gerekmediğini; aynı zamanda yarışı ve yarış sonrasını daha keyifli ve ağrısız geçirmek için de antrenman yapılabileceği mantığını sonunda anlayabildim (Tabi bunu anladığımda Antalya’ya sıcakların gelmiş olması da manidar).

Fotoğraf: Goshots.net

Nihayet jenerik kısmına geliyorum…

Yarışa dair tüm çalışmaları ve organizasyon boyunca koşuculara karşı ilgileri için en başta Polat’a, Rossist Event & Sport Organization ve gönüllülerine; haftasonu boyunca bir numaralı eşlikçim, canım ekip arkadaşım Erdal’a; tatlı sohbeti, yol arkadaşlığı ve yardımları için Fatih’e (Asla Durma); parkuru paylaştığım Hakan ve Ayşegül’e; parkurda beni susuzluktan ölüme terk etmeyen (abartttt) Ahmet Abi’ye; yarış sonrası saatlerce sohbete kilitlediğim, organizasyon gönüllülerinden Hasan’a; uzayan sahil geyikleri için Serhat ve ekibi Antrunman’a; pazar sabahı kahvaltısı için kamp alanını paylaştığımız Ethem Abi ve Manavgat ekibine; atladığım ama lafladığım, yeni yeni tanıştığım, hafta sonumun güpgüzel geçmesinde parmağı olan herkese çok teşekkür ederim. Seneye yine burada ve daha öncesinde ise kimbilir nerelerde buluşmak üzere!