ULTRA GÜZEL!

Manavgat Ultra/Oymapınar Dağ Etabı 37K: Ultra Güzel!

Son dakikacılığımın ve tabiki Erdal’ın gazının bana verdiği yetkiye dayanarak üç gün öncesinden Manavgat Ultra’ya gitmeye karar verdim. Ne de olsa Antalya’daydım ve patika yarışı bir saat uzağıma, resmen ayağıma kadar gelmişken koşmamak içime sinmeyecekti. Daha önce dört beş yarı maraton koşmuştum lakin hiç patika deneyimim yoktu. Parkuru inceledikten sonra kendi kendimi yükselttim ve Seleukeia Antik Kenti’ne dek 12 kilometre koşmanın beni doyurmayacağına kanaat getirerek 37 kilometrelik Oymapınar Dağ Etabı’na kaydımı yaptırdım. Böylece cahil cesaretinin sözlük anlamında kendimi güzelce bulmuş oldum.

Yol yarışları öncesi yaptığım kahvaltıya kıyasla daha sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra Manavgat Şelalesi’ndeki başlangıç çizgisinde Oğuzhan’la buluştum, saatler 07.30a yaklaşıyordu.

En hızlısından bir başlangıç fotoğrafı aldık.

Organizasyon harikaydı! Başlangıç çizgisinde caz müzik yapan müzisyen arkadaş, kelimenin tam anlamıyla “tek kişilik dev orkestra” idi ve sayesinde sabah soğuğunun yavaştan kırıldığını hissediyorduk. 12K Seleukeia Patika Etabı’nda koşacak olan arkadaşlarımız 08.30da start alacaklarından hala oteldelerdi. Onlarla kısa bir telefon konuşması yaptıktan ve “bol şans”larını aldıktan sonra yarışa hazırdık. Her yarışta olduğu gibi, başlangıç geri sayımıyla birlikte tüm koşucular titreşmeye başladık ve neredeyse yarım saat kadar da epey kalabalık bir ekiple koştuk. Parkur asfaltta başladığından heyecandan hızımı alamıyor ve tempoyu artırdıkça artırıyordum, neyse ki Oğuzhan beni bir nebze sakinleştirebiliyordu. Hal böyle olunca ben tabiki çok geçmeden yavaşladım ve Oğuzhan’ı azat ettim, böylece yarışı birlikte koşma planımız suya düşmüş oldu.

Başlangıç kilometrelerinde, ben ve sarılı abinin fotoğrafa müdahalesiyle ile etkisiz hale getirilmiş Oğuzhan :((((((

Patika yarışı tecrübem hiç yok ama bir parkur ancak bu kadar sulak olabilirdi. 29uncu kilometreye dek tek bir kuru noktaya basmadık herhalde. Ayaklarımı ıslanmaktan ve kirlenmekten korumaya çalışsam da dördüncü kilometrenin sonuna gelirken sağ dizime dek çamura battım ve böylece daha fazla kıvranmaktan erkenden kurtulmuş oldum. Sonrası mı? Sonrası iyilik güzellik. Bolca tek sıra halinde koşulan keçi patikası, sekiz on kadar irili ufaklı su geçişi, çamur deryaları, iflah kesen sonu gelmez in çıklar… İlk başta keçi patikalarına ve çamurlara biraz çekimser yaklaşsam da parkurda ilerledikçe birbirimize aşina olduk. Bir noktadan sonra bir de baktım ki keçi arkadaşlarla aşık atar gibi güle oynaya koşturuyorum. Bir görünüp bir kaybolan manzaralara, yollara daldıkça bir şımardım bir şımardım ki sormayın gitsin. Aman doya doya gördüklerimi içime çekeyim diye fotoğraflamaya bile pek zaman bulamadım. Yine de bu kadar şımarınca, çok sevdiğim Çıralı’da yazları koştururken dinlediğim “Chimera” listemi açmadan da duramadım. Sol bacağımda yine bir tendinit sızısı hissetsem de (ki son bir yıldır bundan muzdaribim) ironik bir şekilde “ain’t nothing gonna break-a my stride a a a” derken keyifler yerine geldi.

Ardından Honky Tonk Womenlar I Get Aroundlar falan geldi derken 25inci kilometreye yaklaşırken şarjım bitmek üzereydi ve Strava kaydımı burada noktalamak durumunda kaldım. Başlayalı 3 saat kadar olmuştu. Her ne kadar parkurun hiçbir alakası olmasa da, yarış öncesinde Ayvad Bendi’ni baz alarak koyduğum 4.5 saat hedefine ulaşabilecek gibiydim. Tabii Oymapınar Köyü’yle birlikte gelen asfalt yolları hesaba katmamıştım…

Patikaları tüketip asfalta ve arnavut taşlı köy yollarına çıkınca işler değişti. 29uncu kilometreden sonra hiç koşamadım diyebilirim. Yarışın karma zeminine dikkat etmediğimden görece sert tabanlı bir patika ayakkabısı giymiştim. Sulu toprakta seke seke koşmaya alışınca da zemin değişikliği bende beton etkisi yarattı. Her ne kadar arkamdan gelip beni ara ara peşlerine takan birkaç abiyle kısa kısa koşar gibi yapsam da yarışın geri kalanını tempolu yürüyerek tamamladım. Bu esnada da “battı balık yan gider” diyerek şarjımın son demleriyle sağı solu fotoğrafladım. Bitiş çizgisine son iki kilometre kala, Oymapınar Barajı’na asfalttan tırmanmaya başlayınca ise işi iyice takılmacaya vurup çantamda ne var ne yoksa yemeye başlayarak kendimce bir “asfalt pikniği” yaptım. Bitişten önceki kısa tünelin ağzında canım ekibim beni bekliyordu, yaklaşırken hep bir ağızdan bağrışarak karşıladılar. Gülüştük. Ayşegül’le bitiş çizgisine dek koştuktan sonra ona kocaman sarıldım ve 6 saat 7 dakikalık yarış süremle 6 saat 30 dakikalık zaman sınırına (cut off) kafa atmış olmanın haklı gururuyla gidip sıcacık çorbamı içtim. Tanışlarla yarış sonu şakaları komiklikleri yapıldıktan sonra “sıcak duuuuş” nidalarıyla otele doğru yola çıktık.

Madalyalar alındı, ekip tamam!

Organizasyona gelirsek…

Sayılı sponsor desteğine rağmen çok iyi yönetilmiş bir organizasyondu. İşaretlemeler öyle sık yapılmıştı ki kaybolmak neredeyse imkansızdı. Parkur zaten şahane ayarlanmış; dar patikalı, tarlalı bahçeli, bol manzaralıydı. İstasyonlardaki sıvı ve besin desteği ortalamanın üstünde çeşitlendirilmişti ki ben Akdeniz yöresindeki yarışlarda hep böyle bir beklenti içinde oluyorum. Parkur üzerindeki motorlu/motorsuz görevli arkadaşların güler yüzü, ilgisi ve desteği çok içtendi. Kısacası “Organizatörün ve organizasyon ekibinin ellerine, emeğine sağlık!”tan başka diyecek bir şeyim yok. Bir aksilik olmazsa, tüm o asfalta rağmen, seneye yine soluğu Manavgat Ultra’da alacağım gibi görünüyor.

Göğüs numarasına da şöyle bir yükselti grafiği koyulmuş. Numarayı karnınızın üzerine iğnelediğinizde yükseltiyi kabataslak takip edebiliyorsunuz. Şahane!

Acemiden ufak tefek notlar:

– Jel vb. kimyasal kullanımını kendimce desteklemediğim için yanıma bir minik tüp tahin pekmez, bir avuç çiğ fındık ve bir uzun parça da orcik (cevizli sucuk) almayı tercih ettim. Bunun dışında yanıma aldığım dört adet tahıllı enerji barına ihtiyaç duymadım, keza istasyonlarda yeteri kadar meyve yemiştim.

– Baton taşımaya gerek olmadığını düşünüyorum. Kendi adıma, batona yalnızca bir iki uzun çıkışta ihtiyaç duydum. Doğa ana sağolsun; her yer zaten boy boy, sağlamca ağaç dalı doluydu.

– Su geçişlerinde ayaklarımı ıslatmayayım diye kullanmak üzere yanıma battal boy çöp poşetlerinden almıştım lakin suyun debisi buna pek de izin vermedi. Böyle lüzumsuz atraksiyonlara hiç girmeden şap şup ıslanarak geçmenizi tavsiye ederim.

– Patika neredeyse son 8 kilometre boyunca yerini asfalta ve arnavut taşlarına bıraktığından ayakkabı seçimine dikkat edilmeli. Ben buna dikkat etmeme gafletinde bulunup bu karma zeminli yarışa pek de uygun olmayan, sert tabanlı bir ayakkabı kullandığım için ayak tabanlarım çok ağrıdı ve dizlerime fazlaca yük bindirdim. Bir dahaki sefere tercihim daha hafif ve orta sertlikte taban yapısına sahip bir ayakkabı olacak. 

– Hava tahminlerine dayanarak yağmur bekliyorduk fakat yağmadı. Yağmurluğu yarış boyu çantamda taşıdım fakat bir uzun kollu termal koşucu içliği üstüne giydiğim en sevdiğim RUNDAMENTAL tişörtü (rek lam lar!) ile koştum. Güneş sonradan yüzünü gösterse de parkurun çoğu gölgede geçtiğinden içliği çıkarma ihtiyacı duymadım. Yine aynı sebepten şapka ve güneş gözlüğü de taşımadım. Pişman değilim, yine olsa yine yaparım.

– Koşu tişörtlerinizin üstünüze tam oturmasından hoşlanıyorsanız, yarış tişörtü bedeninizi kendi bedeninizden bir küçük girmeniz iyi olabilir. Kadın tişörtlerinin kalıbı hafif büyükçeydi.

– Yarış; 0 ila 300 metre rakım arasında geçtiğinden ve toplam yükseklik kazanımı +970 metre olduğundan patika yarışlarına giriş yapmak adına tercih edilesi bir parkur.

Tüm bunların dışında…

çok eğlendim! Kendi vücudumu biraz daha iyi tanıdım, varlığından haberdar olmadığım kaslarımın acısını duydum ve vücudumun hangi fiziksel etkenlere karşı nasıl tepkiler verdiğini tecrübelemiş oldum. Manzaralarla bol bol görsel ziyafet çektim ve hep imrenerek takip ettiğim, ilham aldığım, saygı duyduğum abi ablalarımla aynı çamurlarda koşma fırsatı yakaladım.

Benden bu kadar! Sizi de birazcık şımartabildiysem gelin seneye birlikte koşalım.